|
Yazar-Yönetmen Yusuf Yeşilöz ile ropörtaj
Seyidxan Kurij

Yusuf Yeşilöz: Konya’nın Cihanbeyli ilçesine bağlı Xalikanlı isimli bir beldenin yirmi hanelik bir mezrasında büyüdüm. Ailemin geçim kaynağı önceleri devecilik, 60’lı yıllardan sonra koyunculuk ve 80 yıllardan sonra ise nakliyatçılık idi. Mezramızda okul yoktu, okulu 5 kilometre uzakta bir yere gittik. Mezraya elektrik 1980 yılında, askeri darbeden bir hafta önce bağlandı. Böylelikle televizyon ile tanışmamız, darbeci generaller ile de tanışmamız oldu. Çocukluğumuzda televizyonun olmamasını, bugünün gözü ile olumlu buluyorum. Örneğin eğlencemiz, büyüklerin sohbetlerine ortak olmak ya da onların anlattığı masal ve farklı zamanlara ait episotlari dinlemek olurdu. Yaşadığım ortamın bugün ki sanatımın üzerinde olan en belirgin etkisi, Batili eleştirmenlerin de dile getirdikleri romanlarımda var olan ironi ve mizah. Ben bu her iki öğeyi de çocukluğumda duyduğum hikayelere borçlu olduğuma inanıyorum. Örneğin herhangi bir sorunu karikatürize edip, böylelikle ona mesafe kazanmak, çok yaygın bir davranıştı bizim oralarda.
Ne zaman ve nasıl yazmaya başladın? Hangi his ve amaçla yazma eylemini seçtin?
1992 yılından sonra yazın yaşamı ile yoğun bir ilişkim oldu. Önce kitapevim vardı, sonraları Kürt edebiyatını (bir eksiklik olduğu kanaatine varmıştım o zaman) Almanya’ya tercüme edip, Ararat isimli kendi yayınevimde yayınladım. Daha sonra, sanırım 1995 yılından sonra, yazmaya başladım, ilk romanım 1998 de Almanca yayınladı. Yazmanın çeşitli etkenlerin sonucu olduğunu düşünüyorum. Bazılarını saymak gerekirse: Göçmenlik olgusu ve buna bağlı olarak her an hissedilen ve değişim zorunluluğu ile karşı karşıya kalan bireysel kimlik; ait olunan kültürü yitirme korkusu; sürekli kültürel kimliği bir mücadele için de olan bir halkın bireyi olmak ve o mücadeleyi uzaktan gözetlemek vs.
Seni yazmak için motive eden ne idi?
Bence içinde bulunduğum durum, yabancılık, deyim yerinde ise iki kültür arasında bocalamak. Ayrıca birilerine kendini ve kültürünü anlatma istemi.
Daha önce yaptığımız bir röportaj da önce Almanca yazdığınızı söylemiştiniz. Neden önce kendi ana dilinizde değilde Almanca yazmaya başladınız?
Kitapevi ve sonrası yayınevinden dolayı Almanca ya bir angaje olmuşluk vardı. Bir alışkanlık da diyebiliriz. Ben kendi anadilimi yazılı olarak İsviçre de (otodidaktik) öğrendim. Ayrıca Kürtçe yazıp “Bîrnebûn” gibi dergilerde yayınladığım çok öyküm var.
Konularını nasıl seçiyorsun? Konu seçimi tesadüfi mi oluyor, yoksa içindekileri kağıda dökmek için bir konu icat ediyorsun, ya da hayatta karşılaştığın bazı olaylardan mı etkilenip yazıyorsun?
Konular belirli bir süre gözetleme ve etkilenme sonucu doğuyor diyebilirim. Ayrıca burada Tages Anzeiger isimli günlük bir gazeteye üç yıl boyunca sürekli makale yazdım, bu öykü tür yazıların çoğu belirlenen konular oldu.
Yazarların toplumlardaki rolleri üzerine ne düşnüyorsun? Kürtler gibi uzun yıllardır ulusal kurtuluş mücadelesi veren toplumlarda yazarın işlevi ne olmalıdır?
Sanatın toplumun bir aynası olması gerektiğine inanıyorum. Burada sanatçıyı kısıtlayacak istemlerden de kaçınılmalı. Her toplumda yazarlardan çok beklenti var. Bence bugünün toplumunda yazarlar, “bu görevlerini” yerine getirmekte epeyi zorlanıyorlar. Kürt yazarlarda farklı bir durum daha var: yasaklı olan ve hiç bir okulda öğretilemeyen dilleri. Eskiden Katalan veya Bask ülkesinde de böylesi durumlar mevcuttu. En çok Kürt yazarını ve onun çalışmasını etkileyen bir gerçeklik olduğu için, beklentilerin haklılığı tartışılmaz. Ama insanın kendinden ağır bir yükü taşıyamayacağı da bilinmeli diye düşünüyorum.
Bilindiği gibi ulus olmada kolektif hafıza çok önemlidir. Kolektif hafızanın oluşmasında yazarların rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kollektif hafızanın oluşmasında, okumak ve tarihine sahiplenmek en büyük faktörlerdir. Bir toplumun okuma alışkanlılığının olması, sadece yazarın ve sanatçının görevi değil, bu konuda tüm toplum katmanları, kurum ve bireyler sorumluluk almalı. Kürtlerin ortak hafızası, bu son yıllara kadar oral edebiyatları idi. Anlatım sanatı zengin olan Kürtlerde (Kuzey Kürdistan’ı kıstas alıyorum) bu son otuz yılda, dışarıdan giren, özellikle Türkçe dilinin hakim olduğu televizyon gibi iletişim araçlarının, bu anlatım sanatını gerilettiğini düşünüyorum. Burada bir denge oluşması için en iyi yöntem, Kürt toplumunun okuma alışkanlığını kazanması ve Kürtçe okuma alışkanlığının olması gerekiyor. Bence Türkiye de Kürtler, son 30 yılda tarihlerini iyi öğrenmek için büyük caba harcıyorlar.
Son zamanlarda filmler de çekiyorsun. Yazarlıktan film yönetmenliğine geçiş nasıl oldu?
İlk filmim “Duvara Karşı Açlık” ile bu hakikaten “serüven” denilebilecek çalışmam başladı. Filmin konusunu, 1984 yılında Diyarbakır hapishanesinde 41 günlük açlık grevi sonucu beyin küçülmesinden dolayı sakat kalmış Cemal Miran’ın yaşam öyküsü oluşturdu. Ben sadece senaryosunu yazmak istedim basta. İsviçre Devlet Televizyonunun bir çalışanı ise yönetmenliği üstlendi. Fakat İsviçreli olan bu kişi, konu ile bağlantı kurmada güçlük çekti. Böylelikle yönetmenlik deyim yerinde ise omuzlarıma kaldı. Film iyi tutuldu, ZDF, 3sat ve İsviçre Televizyonu gibi Avrupa’da ciddiliği ile tanınan kanallar defalarca gösterdi. Buda başka filmler yapmak için bir ilham oldu ve ayrıca benden film yapma beklentisi oluştu.
Önce “Duvara karşı açlık”, daha sonrada “Farklı Dünyalar arasında” adlı 2 dokümanter film çektiniz ve ikisi de oldukça ilgi gördüler. Bu 2 filmim çekim maceraları üzerine bizi bilgilendirebilir misin? Neden bu 2 konuyu seçtiniz?
Ben kendim cezaevinde kaldım, işkence görmüş, defalarca açlık grevi yaşamış insanlar ile kaldım. Yıllardır bu konular üzerine okuyoruz, tartışıyoruz. Çevremizde işkence görmüş çok insan tanıyoruz. Fakat içlerini, bu geçmiş ile aramızda nasıl yaşadıklarını da biliyor muyuz? 1998 yılında hapishane günlüğü olan kitabımda “Vor Metris steht ein hoher Ahorn“ (Metris’in Önü bir Ulu Çınar) bu konuyu dile getirmeye çalıştım. Ama bazen bir resim karesi her şeyi anlatır. İnsanların işkenceyi ve kişi için çok zor olan sonrasını “ilk elden” duymalarını arzu ettim ve bu belgeseli yapmaya karar verdim. Diğer filmlerim (Farklı Dünyalar Arasında ve kısa film Alevi Türküsü) burada topluma yeni bilgi sunmak amaçlı yapılan çalışmalardır.
Son filminin kahramanı “Gülü Doğan” Kürt olduğu halde kendisini daha çok Türk görüyor. Bu seçimin eleştiri konusu oldu. Örneğin neden kimliğine sahip çıkan bir Kürt seçmedin diye eleştirildin. Bu konuda ne söylemek istersin?
Bu sahneye Kürt gözünden bakıldığında eleştirilere hak veriyorum. Montaj masasında beni de çok uğraştırdı o sahne. Fakat orada kadın “Ben yüzde seksen İsviçreliyim ve yüzde yirmi Türk’üm. Ama kendimi, Türkiye’ ye değil, doğduğum köye ait hissediyorum. Türkiye ile fazla bağlarım yok” gibi şeyler söylüyor. Benim için önemli olan bu Yüzde seksen-yüzde yirmi ekseni oldu ve gelebilecek eleştirileri tahmin etmeme rağmen, bu sahneyi çıkarmadım. Diğer taraftan hepimiz, özellikle herhangi bir yere göç etmiş Kürtler arasında “Kürtlüklerini” kabul etmeyen çok insan tanıyoruz. Bu provokatif film sahnesi ile bir “yaraya” parmak basmayı umut ediyorum.
Şu andaki Kürt sinemasının durumu hakkında ne düşünüyorsun?
Kürt sineması son yıllarda gelişiyor, ünlü uluslararası film festivallerinde artik Kürt’lerin filmlerine rastlıyoruz. Buda büyük bir kazanım. Ama bildiğimiz gibi Sinema Batı da sponsor ve ayrıca kendi izleyicisi ile ayakta duran büyük bir sektör. Biz ise bunun daha çok çok uzağındayız.
Geçenlerde Behram Gobadi ''böyle giderse Kürt sineması ölür. Çünkü Kürt filmleri oynayacak salon bulamıyorlar '', dedi. Kürt sinemasının da dünya sinemasında yerini alabilmesi için ne yapmak gerekir? Bu konuda özelikle Kürt Federe devleti ne yapmalıdır?
Bahman Ghobadi’ye hak veriyorum. Bence Kürtlerin (Kürt Federe Devletinden tutun, küçük kurumlar ve bireylere kadar) sinemayı desteklemeleri gerekiyor. Modern devletlerin hepsinde Kültür Bakanlığı nezninde sinema daireleri var. (Belki Güney Kürdistan hükümetinin böylesi bir kurumu da vardır). Onlarca çalışanı olan bu tür dairelerin tek görevi: her yönü ile profesyonel sinema. Bizim böylesi bir kuruma sahip olmamız zor değil.
Yılmaz Güney sineması Kürt sineması mıdır, değil midir konusunda da tartışmalar var. Siz ne diyorsunuz?
Ben, Yılmaz Güney’in Kürt olarak tanınmasından büyük mutluluk duyuyorum. İnsanlar Batı da onu Kürt biliyorlar. Sinemasında konuşulan dil genellikle Türkçe. Fakat sinemada en önemli dil ise, resim dilidir. Yılmaz Güney Kürt temasını bence çok iyi işledi.
Kürtçe yazmayanların Kürt yazarı sayılamayacağı tartışmaları konusunda ne düşünüyorsun? Örneğin geçenlerde Yaşar Kemal Diyarbakırda “ben Kürt kökenliyim, ama Türk yazarıyım” dedi, çünkü türkçe yazıyor.
Kürt kökenli olupta başka dillerde yazan çok yazarımız var. Yaşar Kemal, Kürt kökenli olduğunu sürekli söyledi bu son yıllar. Kavramları biraz ayırmak gerekiyor: Yaşar Kemal’i, Türkçe’nin yazarı olan bir Kürt olarak görmek gerekiyor. Ki kitaplarını Türkçe okuyanlar, onun sadece Türkçe kelime veya deyimlerini kullanmadığını da bilirler. Ayrıca otuza yakın dile çevrilmiş, çok değer biçilen ve son yıllarda Kürtler ile beraber anılan bir yazar. Kitaplarının çevrildiği bu dillerde, bizim için önemli olan “Kürt-Türk ekseni”, anlamını bir ölçüde yitiriyor. Bu konuda bağımsız olan Batılı bir Yaşar Kemal okuyucusu, onun motiflerini, cümlelerini veya tiplemelerini daha çok dikkate alıyor. Mehmet Uzun, Kürt edebiyatinda uzun bir yol katetti. Acaba 50li ve 60 yıllarda Mehmet Uzun Türkiye’de yaşamış olsaydı, Kürtçe romanında bu kadar ileriye gidebilir miydi?
Son dönemdeki Kürt edebiyatının durumunu nasıl görüyorsun?
Türkiye de son yirmi yılda kayda değer eserler ortaya cıktı – özellikle sürgün de ve Kürtçe yazılı. Kürdistan da Kürt edebiyatına ne tür ilgi var, bilemiyorum. Basından takip edebildiğim kadarı ile bir durgunluk var. Kürt edebiyatının az okunmasını bir handikap olarak görmek gerekir.
Gelecek ile ilgili projelerinizden söz eder misiniz?
Önümüzdeki mart ayında Limmat Verlag adlı bir yayınevinde yayınlanacak “Uzaktan gelen Türkü” adlı Almanca bir romanım var. Umarım diğer kitaplarım gibi buda başka dillere tercüme edilir. İsviçre Devlet Televizyonu SF ve Kültür Kanalı 3sat için belgesel film çalışmalarım var. Yayın tarihleri henüz belli değil.
Not: Bu Roportaj Diyarbakir da yayinlanan «DEMA NÛ» gazetsinde yayinlamistir.
|