GÖZLÜK
Abdullah Kaya 
Hayatının üçüncü uzun yolculuğuna çıkıyordu. Hiç de alışık olmadığı kalabalığın içinden sıyrılıp otobüse yetişmek istiyordu. Biletini alıp geldiğinde otobüs henüz perona yanaşmamıştı. Peronun karşısındaki duvara yaslanıp oturdu. Bir sigara yakmak için elini cebine attığında ellerinin uyuştuğunu fark etti. Elleri titreyerek sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekti. Yıllardır sigaradan sapsarı kesilmiş bıyıkları arasından o kadar kesif bir duman yükseldi ki, yüzü görünmez oldu. Tat alamıyordu sigaradan; bir kaç nefes çektikten sonra da attı. Gözleri biraz daha derine kaçmış,
yüzündeki çizgiler biraz daha kalınlaşıp derinleşmişti. Gömleğinin son düğmesi yine iliklenmişti. Yaz kış hiç çıkarmadığı el örgüsü kazağı yine üzerindeydi. Her pençe yapılışta biraz daha kalınlaşıp biraz daha ağırlaşan, yer yer boyası tamamen silinip derisi çıkmış ayakkabıları yine ayağındaydı. Üzerinden kokusu hiç çıkmayan o yoksulluk, yoksunluk tepeden tırnağa yine sinmişti üzerine. Yine yalnızdı; derdini anlatacağı bir Allahın bir kulu yoktu. Bir tek şapka vardı başında her zamankinden farklı olarak. Yolculuğa çıkmadan önce kefiyesini çıkarmış, bir şapka geçirmişti başına.
Biraz sonra otobüs gelip perona yanaştı.
Kalktı otobüse yürüdü belirsiz adımlarla. Altmış yıllık ömründe en iyi yaptığı işti oysa yürümek. Şimdiyse attığı adımlardan emin değildi. Kendisini bildi bileli çobandı. Her ilkbaharda başlardı bir koyun sürüsünün peşinde yürümeye; yazın yürür, sonbaharda yürür, kış başında bitirirdi yürümesini. Kim bilir kaç ilkbahar yürümeye başlayıp kaç kışın başında bitirmişti yürümelerini. Bir sürünün gidebileceği her dağda, her yaylada, her ovada, sulanabileceği her su başında onun ayak izleri vardı. Bir gün olsun adım atmakta zorlanmamıştı, ama otobüsün merdivenlerini zorlanarak çıktı. Muavinin yardımıyla yerini bulup oturdu. Cam kenarıydı. İki elini dermanı kesilmiş dizlerine dayayıp dışarıya çevirdi gözlerini. Bir koşuşturmadır gidiyordu; otobüslere koşanlar, otobüslerden inenler... Yolcu toplayan simsarlar... Sağda otogar binasının sonundaki yoldan otobüsler, insanlar giriyor, çıkıyordu. Sola çevirdi başını; aynı hareketlilik orda da sürüyordu; insanlar, otobüsler birbirine karışmış bir halde otogara giriyor, çıkıyorlardı... Başını sağa çevirip cama dayadı. O'nu gördü sağ başta. Cemal'di bu... Gözlüğüyle, yürürken sallanmasıyla, geniş, zayıf omuzlarıyla, her zamanki gibi yüzüne yayılmış gülümsemesiyle bu O'ydu. Yaklaştıkça her şey bir bir silindi. Önce sallanarak yürümesi, sonra ince zayıf omuzları, sonra da gülümsemesi... Bir tek gözlük kaldı geride. Gördüğü her gözlüklüde aynı şeyi yaşadı. Otobüsün hareketiyle sarsılıp uyandı düşlerinden. Muhteşem bir kızıllık içinde batmakta olan güneşi arkalarına alıp doğuya yöneldiler. Kalabalık yollardan, tenha yollara daldılar. Kenar mahallerden şehrin dışına uzanırken, evlerine dönen mavi önlüklü çocuklara takıldı gözleri. Cemal'in önlüğü ise siyahtı. Hep zayıf, hep hareketli, hep olmayacak şeyler yapardı Cemal. Bazen Cemal'e kızsa da, içten içe gurur duyardı O'nun bu halinden. En büyük çocuğuydu Cemal... Ondan sonra hep kızları olmuştu; hem de birbirinden güzel dört kız. "Madem tek oğlum var, mademki Allah başkasını vermemiştir, onu okutacağım; benim gibi cahil kalmasın, benim gibi dünyadan habersiz olmasın, şu dağların, şu yaylaların ötesinde neler vardır, neler olup bitiyor, her şeyi anlasın, bilsin..." demişti. Köyüne yakın Yatılı Bölge Okulu bu arzusunu gerçekleştirmesini kolaylaştırmıştı. Bu Okul civar köylere hemen hemen aynı mesafede bir yere yapılmıştı. İlkokula başlayan çocuklar bu okullara alınıyor, liseyi bitirene kadar da burada kalıyorlardı. Çocuklar yalnızca yarıyıl ve yaz tatillerinde ailelerinin yanına gelebiliyorlardı. Cemal'i de ilkokul yaşına geldiğinde gözyaşlarıyla uğurlamışlardı Yatılı Bölge Okuluna. Cemal'in ilk tatilde gelişinde nasıl da uçmuşlardı sevinçten... Nasıl da bayram yerine dönmüştü evleri... Kızlar nasıl da pervane olmuşlardı etrafında... Ana, baba nasıl da titremişlerdi üzerine... Yüzünden bir sorununun olduğunu anlamış, ısrarlarıyla hemen anlattırmışlardı:
"Kürtçe konuşmamız yasak, konuştuğumuzu duyarlarsa bizi dövüyorlar" dedi Cemal. Ana, baba bir an göz göze gelip hemen önündü diz çöküp O'nu ikna etmeye çalıştılar:
"Bir şey olmaz oğlum, bak bir kaç ay sonra Türkçeyi tamamen öğrenirsin, rahat rahat konuşursun, kimsede seni dövmez..."
"Ama ben sizi de çok özlüyorum, keşke okul köyde olsaydı..."
"Bizi ne yapacaksın oğlum, sen okumana bak! Biz de seni çok özlüyoruz ama senin kendini kurtarman için, öğretmen olman için, memur olman için o okula gitmen lazım!"
